Home | Türkçe | Said ELÇİ Kimdir ?(1925-1971)

Said ELÇİ Kimdir ?(1925-1971)

Said ELÇİ Kimdir ?(1925-1971)


Said Elçi 1925 yılında Bingöl’ün Zeynep köyünde dünyaya geldi. Elçi ailesinin önde gelenlerinden Züfür Bey’in oğludur. Said Elçi ilkokulu Bingöl’de bitirdikten sonra, babasının onay vermemesine rağmen ortaokulu okumak üzere Erzurum’a gitme teşebbüsünde bulunur. Ancak babasının haber alması üzerine kasasına saklandığı kamyondan çıkarılarak Erzurum’a gitmesi engellenir. Okumaya çok meraklı olan Said Elçi’nin okul macerası böylelikle son bulur. O dönem Kurdistan’da okuryazar oranının %1 olduğu göz önünde bulundurulursa Said Elçi’nin ilkokulu bitirmesi de bir şanstır.

        İleriki yıllarda (1950lerde) Said Elçi İstanbul’a giderek Asar-ı İlmiyye kütüphanesinde çalışmaya başlar. Kütüphanedeki çalışma yılları Said Elçi’nin okuma açlığını gidermesi için iyi bir fırsat olur. Bu arada kendi kabiliyet ve imkânlarıyla muhasebeciliği de öğrenir. Bir taraftan muhasebecilik mesleğini icra edip geçimini sağlarken diğer taraftan da İstanbul’daki Kürt aydınları ve üniversite öğrencileriyle diyalogunu geliştirir. O dönemin Kürt aydınlarından Ziya Şerefhanoğlu’nun yurtsever milliyetçi düşüncelerinden etkilenir.

        Said Elçi’nin dünyaya geldiği 1925 yılı Şeyh Said, Cıbranlı Halid Bey, Yusuf Ziya, Kemal Fevzi, Doktor Fuad vb. Kürt yurtseverlerinin önderliğinde kurulan Kurdistan İstiklal Komitesi(Azadi)’nin örgütlediği Kürt ulusal başkaldırısının olduğu yıldır. 1914’de başlayan I. Dünya Savaşı 1918 de bitmiş; İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan oluşan itilaf devletleri Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlıların oluşturduğu ittifak devletlerini ezmiş, itilaf devletleri savaşın tartışılmaz galibi olmuşlardır. İtilaf devletleri bloğu Ortadoğu’yu yeniden yapılandırarak, İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar tarafından manda hükümetlerle yönetilen devletler oluşturmuşlar. Kurdistan’a biçilen statüko ise dört parçaya bölünerek tarihinin en trajik sorunu ile baş başa bırakılması olmuştur. Kurdistan’ın en büyük parçası olan Kuzey Kurdistan 1923 Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti’ne, Doğu Kurdistan ise 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan bu yana İran’ın egemenliği altına bırakılmıştır. Güney parçası da 1921’de İngilizler tarafından kurulan Irak Arap Devleti’nin manda hükümetinin idaresine verilmiştir. Güneybatı Kurdistan olarak adlandırdığımız diğer parça da I. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransızlar tarafından kurulan ve manda bir hükümetle idare edilen yeni Suriye Devleti’ne bırakılmıştır.

        Lozan Antlaşması’ndan sonra Kurdistan’a biçilen bu lanetli statüko XX. yüzyıl boyunca Kürtlerin belki de tarihlerinin en trajik yüzyılı olduğunu söylersek abartılı konuşmuş sayılmayız. Çünkü Kürtlerin ülkesi tarihte ilk kez dört parçaya bölünüyor. Böylece Kurdistan yalnız yeraltı zenginlik kaynaklarıyla değil ulusal tüm değerleriyle yok edilme süreciyle yüz yüze kalıyor. Sözkonusu devletler (Türkiye-İran-Irak-Suriye) sırtlarını emperyalist devletlere (İngiltere-Fransa-ABD-SSCB vb.) dayayarak her dört parçada da her türlü vahşeti uygulamışlardır.

         Bu vahşeti uygularken akıllarına ne bin yılı aşkın ümmet kardeşliği, ne Malazgirt’teki omuz omuza savaş, ne Kürt Selahattin-i Eyyubi önderliğinde Haçlılarla yapılan amansız savaşlar, ne insanlık değerleri ve ne de halkların kardeşliği geldi.

1925’te Kurdistan İstiklal Komitesi(Azadi) önderliğinde yürütülen Kürt Ulusal ayaklanması, yukarıda değindiğim 1923 Lozan Antlaşması sonrası oluşturulan konjonktürel durum nedeniyle yenilgiye uğradı.1930’da Xoybûn örgütünün önderliğinde Ağrı merkez olmak üzere, Serhat bölgesinin büyük kısmını etkisi altına alan Ağrı Hareketi de benzer konjonktürel nedenlerle yenilgiye uğradı. 1937-1938 Dersim Kürt Ayaklanması daha dar bir alanda olmasına rağmen büyük çatışmalar sonucunda yukarıda bahsettiğimiz temel nedenlerden dolayı yenilgiyle sonuçlandı.

         1920 Koçgiri Hareketi ile başlayan ve 1938 Dersim Ayaklanması’yla son bulan 18 yıllık Kürt direniş hareketlerinin yenilgiye uğraması, 1938 sonrası herhangi bir direnişin Kuzey Kurdistan’da ortaya çıkmaması Türk Devleti’ne rahat bir nefes aldırmıştır.

Bu tarihten sonra Türk devleti, sömürgeci asimilasyoncu politikalarını sistematik bir şekilde Kurdistan’da uygulamaya başlamıştır. Öncelikle Kürt aydınlanmasının, milliyetçiliğinin ve yurtseverliğinin ocağı olan, birçok Kürt lideri ve filozoflarını yetiştiren medreseler kapatılmıştır. Bundan sonra ırkçı eğitim sistemini Kurdistan’da yaygınlaştırmak için okul açma seferberliğini başlatmış; Kürt bölgelerinin çoğunda yatılı bölge okulları inşa ederek burada okuyan Kürt çocuklarını aile ortamından kopararak daha hızlı asimile olmalarını sağlamıştır. Kuzey Kurdistan’da 18 yıllık direniş sürecinden sonraki yenilgi, büyük kırılma noktası olarak değerlendirilebilir. Çünkü direniş süreci boyunca Türk devleti, Kurdistan’da istediği politikaları uygulama şansına sahip değildi. Türk devleti, ancak direniş ruhunun kırılmasından sonra istediği politikaları uygulama şansına sahip oldu.  

            1923’ten 1950’ye kadar faşist ırkçı bir parti olan CHP, tek parti olarak iktidarını sürdürdü. Bu süre içinde yapılan tüm baskılar ve zulümler CHP’nin ve liderleri Mustafa Kemal ile İsmet İnönü’nün hanesine yazıldı. O dönemin jandarmalarının Kürtlere yaptığı zulüm halen halk arasında konuşulmaktadır.1946’da Adnan Menderes ve Celal Bayar önderliğinde kurulan Demokrat Parti, 1950’de yapılan genel parlamento seçimlerinde iktidara gelince, CHP’nin çeyrek asırlık zulmünden bıkan Kürtlerde zımni de olsa Demokrat Parti’ye karşı bir sempati başladı. Bu nedenle Demokrat Parti, Kürt aydınları ve yurtseverleri için bir yönelim merkezi olmaya başladı.

Said Elçi 1954’te Bingöl’de DP il başkanlığı yaparken Cumhurbaşkanı Celal Bayar seçim gezisi nedeniyle Bingöl’e uğrar. Said Elçi kürsüye çıkarak ateşli bir konuşma yapar. Kürsüden indikten sonra Celal Bayar Said Elçi’yi tebrik ederek hangi üniversiteyi bitirdiğini sorar. Said elçi de Cumhurbaşkanına şu cevabı verir: “Sen benim memleketimde kaç tane üniversite yaptın ki ben üniversite bitireyim. Anamın çorbası ile ancak ilkokulu bitirebilmişim. Cumhurbaşkanı Celal Bayar beklemediği bu tepkinin karşısında şaşkınlık geçirir ve bundan sonra Said Elçi’yi kindar Kürt olarak tanımlar. 1959’da yapılan 49’lar operasyonunda, Celal Bayar kindar Kürdün de aralarında olup olmadığını merak edip sorar.

            1958 de Irak’ta general Abdülkerim Kasım önderliğinde yapılan askeri darbe sonucu Kral Faysal tahttan indirilerek Irak anayasası değiştirildi. Yeni Anayasa’a, Irak devletinin iki asli unsurdan yani Arap ve Kürtlerden oluştuğunu kabul eden bir madde eklendi. Irak’ta bu politik gelişmelerin üzerine,12 yıldan beridir Sovyetlerde 500 arkadaşıyla beraber sürgünde bulunan Mele Mustafa Barzani Irak’a geri döndü. Böylece Irak’ta yeni bir süreç başdı. Bu yeni süreç, her zaman olduğu gibi Türkiye’yi endişelendirir. Türkiye, Güney Kurdistan’daki gelişmelerden kuzeydeki Kürtlerin de etkilenmesinden korkuyordu. Bunun için, ön tedbirlerle ilgili senaryolar üretilir. Önce binlerle ifade edilen tutuklama ve infazlar gündeme gelir, dış konjonktürün elverişli olmadığı düşüncesi ağır basarak tutuklamalar 50 kişiyle sınırlandırılır. Said Elçi de bu tutuklular arasındadır. Nisan 1959’da Kerkük’te bazı olaylar olmuş, çıkan bir provokasyon sonucu istemeden de olsa bazı Türkmenler de ölmüştür. Bu vesileyle zamanın Niğde milletvekili Asım Eren, TBMM ye bir önerge vererek “mukabeleyi bil misil”de bulunulmasını istemiştir. O dönemde İstanbul’da muhasebecilik yapan Said Elçi, diğer bazı Kürt aydın ve öğrencileriyle birlikte Asım Eren’in bu önergesini protesto etmek için telgraf çekme eylemi düzenlerler. Çekilen telgrafta şöyle denmiştir: “İnsan haklarının hükmü ferman bulduğu bu dönemde Kürtleri kimse imha edemez. Bunu küflü kafana koy.”

             Said Elçi 49’lar davasının en önemli tutuklularından biriydi. Tüberküloz hastası olmasına rağmen çağdışı zindan koşullarında onurlu tavrından hiç taviz vermedi. Zindanda kan kustuğu ve sıtmalandığı bir sırada zindanı denetlemeye gelen Türk general Kemal Binatlı’dan bir battaniye ister. Kemal Binatlı battaniye vermediği gibi hepiniz burada öleceksiniz diye tehdit eder. Said Elçi hemen paşaya dönerek: “Paşa, paşa merak etme dün gece Azrail buraya geldi, sizin zulmünüzü Azrail’e anlattım ve Azrail de bana söz verdi, zulmünüz sürdüğü müddetçe canımı almayacaktır.129 gün kaldığı hücrede sağlığı el vermediği halde gösterdiği dirençle herkesin takdirini kazandı. Ayrıca 49’lar Davası’nda yaptığı ateşli savunmalar kulaktan kulağa yayılarak, onu Kürt direnişçiler arasında farklı bir konuma getirdi.

            1963’te 21 Mayıs olayları nedeniyle ilan edilen sıkıyönetim idaresi, Ziya Şerefhanoğlu ile birlikte çıkaracakları Rêya Rast dergisi girişimini engelledi ve Said Elçi 22 arkadaşıyla birlikte tekrar tutuklandı.

1964’te hapisten çıktıktan sonra Diyarbakır’a yerleşen Elçi, bir taraftan muhasebecilik yaparken diğer taraftan da yeni politik faaliyetlerini hızlandırdı.1938 kırılma noktasından sonra, ilk kez ciddi anlamda illegal Kurdistani bir parti kurma hazırlıklarına başladı. Parti kurma fikrinde, doktor Nurettin Zaza ve Şeyh Said’in katibi Fehmi Bilal’dan etkilendiği söylenir. Elçi, parti kurma fikrini bazı Kürt aydınlarına götürür ve ona verilen cevapta: “Said sen aklını mı kaçırdın, bize diyorsun illegal Kurdistani bir parti kuralım!” Said söz konusu aydınlara bu tavrı üzerine verdiği cevapta: “Ben Diyarbakır’ın hamallarıyla da olsa bu partiyi kuracağım” diye kararlılığını gösterir.

             Nihayet 11 Temmuz 1965 günü Diyarbakır’daki Gazi Köşkü’nde beş arkadaşı ile beraber toplanarak Türkiye Kurdistan Demokrat Partisi’ni kurarlar. İlk başta parti kurma fikrine tam hazır olmayan avukat Faik Bucak’a yeniden gidilir. Tüm parti kurucuları ve Fehmi Bilal’ında ısrarlarıyla Faik Bucak ikna edilerek parti genel başkanlığına getirilir. Faik Bucak’ın avukat olması, tecrübeleri ve entelektüel yapısı parti genel başkanlığına getirilmesi için yeterli sebeplerdi. Ne var ki Faik Bucak’ın genel başkanlığı ancak 11 ay sürebildi. Aşiret içi çatışmayla başlayan trajik olaylardan sonra, derin devletin de sinsice müdahil olduğu bir takım gelişmeler sonucu Faik Bucak 4 Temmuz 1966 günü silahlı saldırıya uğradı.Yaralı bir şekilde Urfa Devlet Hastanesine kaldırılan ve yapılan ilk müdahaleden sonra hayati tehlikeyi atlatan Faik Bucak, ertesi günün sabahı hastane odasında beklenmedik bir şekilde hayata veda etti. Böylece daha bir yılını doldurmayan Türkiye Kurdistan Demokrat Partisi(TKDP), liderlik vasıflarının tüm özelliklerini üzerinde taşıyan ilk genel başkanını sinsi komplolar sonucu kaybetti. Olay esnasında yanında bulunan büyük oğlu Serhat Bucak’ın iddiasına göre “5 Temmuz sabahı saat 6.30 civarı odasına giren bir grup doktorun kendisine iğne yaptığını ve bu iğneden kısa bir süre sonra da hayata veda ettiğini” söylemektedir. Türk devletinin Kürtlere öcü gibi bakan politikaları Faik Bucak’ın sahip olduğu yeteneklerle olayın gelişme biçimi yan yana getirildiğinde Serhat Bucak’ın iddiasının doğruluğu ciddiyet kazanmaktadır. Faik Bucak’ın şehit edilmesinden sonra partinin liderliğini Said Elçi üstlenir. Bir taraftan parti örgütlenmesi hızlandırılırken diğer tarafta 1967’de “Doğu Mitingleri” adı altında Kurdistan’ın birçok il ve ilçesinde onbinlerin katıldığı kitlesel gösteriler düzenlenir. Bu mitinglerin en ateşli hatibi yine Said Elçi olur. Miting alanlarında yaptığı konuşmalarla usta bir hatip olduğunu ispatlamanın yanında Kürt milletinin gönlünde de taht kurar. Bu mitinglerden sonra, Said Elçi’nin ismi Kürtler arasında dilden dile dolaşır.

           1960’lı yılların başından itibaren motivasyonunu Kürt ulusal değerlerinden alan Faik Bucak, Said Elçi ve arkadaşları tarihsel olarak Şeyh Ubeydullah, Şeyh Said, Seyid Rıza, Qazi Muhammed, Mustafa Barzani vb. Kürt liderlerinin çizgisini esas alarak çağdaş, demokratik ve ilerici bir yapılanmayı hedefliyorlardı. Bunun yanısıra 1960’ların ortalarından itibaren Kurdistan gençliği içinde motivasyonunu tamamen sol kültürden (Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao, Trocky, Che Guavera vb.) alan yeni bir jenerasyon da ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu yeni jenerasyon, yukarıda bahsettiğimiz 1938 sonrası kırılma noktası süreci içinde ırkçı Türk eğitim sistemi içinde yoğrularak Türk üniversitelerinde Marksist kültürle tanışmış, Marksizm’i de Kemalist Stalinist Türk hocalarından öğrenmişlerdi. Bu jenerasyon Türkiye İşçi Partisi başta olmak üzere benzeri Türk sol örgütlerinde boy vermeye başladılar. Böylece Kürt siyasal hareketinde Kemalist Stalinist bir harmanlanmanın sonucunda, yeni ucube bir solculuk türedi.

1967 Doğu Kalkınma Mitingleri’ndeki konuşmalarda bu iki jenerasyon arasındaki görüş ayrılıkları kendini göstermeye başladı. Solcu jenerasyonun temsilcilerinin konuşmaları genellikle sınıf mücadelesi içerikli, ağaları, şeyhleri yani feodal yapı(aşiretsel yapı) hedefleyen konuşmalardı. Said Elçi ve arkadaşları ise, bir yandan ulusal demokratik perspektifle Kürtlere hitap ederek birlik ruhunu pekiştirirken diğer taraftan da kitlelere umut ve coşku veriyordu. Bir konuşmasında “devlet Kurdistan’da kaç tane üniversite yaptı da şeyhlerimiz karşı çıktı. kaç fabrika kurdu da ağalarımız fabrikaları kapattı. Bizim mücadelemiz devletin sömürgeci politikalarına karşıdır. Bu mücadelede yanımızda yer alan ağa-şeyh-bey-emekçi herkes bizim kardeşimizdir, karşımızda duran herkes de bizim hedefimizdir.” diyordu. Said Elçi’nin bu şiarı Kurdistan’da dalga dalga yayılıyordu.

Kürtlerin cephesinde bu gelişmeler olurken Türk devleti de gelişmelerden endişelenerek 19 Ocak 1968 günü TKDP’ye karşı geniş bir operasyon başlattı. Said Elçi ile beraber 16 TKDP yöneticisi ve üyesi gözaltına alındı. soruşturmanın sonucunda 11 tutuklu ve 5’i de tutuksuz olmak üzere 16 kişilik önlü TKDP Antalya Davası başladı. Olay mahalli Diyarbakır ve çevresi olmasına rağmen güvenlik gerekçesiyle dava Antalya’ya taşındı. Antalya ağır ceza mahkemesinde yapılan duruşmalarda Said Elçi, davasını ve partisini hararetli bir şekilde savunur. Said’in uzun ve etkili konuşmasına tahammül edemeyen mahkeme başkanı “yeter Said yeter artık bizi de etkilemeye başladın” der. Said de hemen mahkeme başkanına dönerek “bu sözünü de zapta geçir hakim bey” der.

Antalya Davası süreci, aynı zamanda Said Elçi’nin siyasal ve biyolojik yaşamının da sonunu getirecek olan bir ilişki sürecin başlangıcıdır. 49’lar davasından beri tanıştığı doktor Said Kırmızıtoprak (doktor Şivan) o dönemde Isparta da doktor olarak çalışmakta olup Said elçi ve arkadaşlarını sık sık ziyaret eder ve iyi bir dayanışma örneği gösterir. Said Elçi’nin ateşli ve uzun bir savunma yaptığı duruşmada da Dr. Şivan dinleyiciler arasında bulunmaktadır. Duruşmanın sonucunda Said Elçi’ye yaklaşarak “Said ağabey, sen bizim onurumuz ve şerefimizsin” diye seslenir.

Hapishanedeki süreç iki Said’i birbirine yaklaştırır. 1969’da Antalya davası tutukluları tahliye olduktan sonra Dr Şivan, Said Elçi’ye bir öneri getirir; Güney Kurdistan’da Mele Mıstefa Barzani önderliğinde gelişen Kürt kurtuluş hareketine bir doktor olarak katkı sunmak, TKDP’nin de gelecekteki mücadelesi için bir alt yapı oluşturma amacıyla güneye gitmek istediğini söyler. Said Elçi Dr. Şivan’ın bu önerisine olumlu cevap verir. Dr. Şivan’ı bir süre sonra Siirt’te ikamet eden parti kurucusu ve yöneticisi Ömer Turhan’ın yanına güneye gönderilmek üzere yollar. Ömer Turhan Dr. Şivan’ı bir süre misafir eder. O süre zarfında Dr. Şivan’ın politik görüşlerini ve kişiliğini bir nebzede olsa çözer. Ömer Turhan politik öngörüsü güçlü olan bir şahsiyettir. Bu çerçevede bazı varsayımlar ileri sürerek Dr. Şivan’ı güneye göndermek istemez.

Said Elçi, Ömer Turhan’ın yanına bir kurye gönderir. Kendisine yolladığı adamı (Dr Şivan’ı) bir an önce belirtilen yere gönderilmesini ister. Ömer Turhan yine oyalama tavrı içine girer. Bir ay sonra ikinci bir kurye Ömer Turhan’ın yanına gönderilir. Bundan sonra yazacaklarım şuan da halen yaşayan 80 yaşındaki söz konusu kuryenin bana anlattıklarıdır. Bu kurye TKDP’nin kuruluşundan bu yana üyesidir.

Said Elçi’nin Diyarbakır’dan bir kurye vasıtasıyla Ömer Turhan’a hitaben yazdığı kapalı mektubu kendisine ulaştırmam üzere Siirt’in Kozluk ilçesindeki ikametgahıma getirdi. Mektubu Siirt’e Ömer Turhan’a götürdüm. Sonradan Dr. Şivan olduğunu öğrendiğim kişi de Ömer Turhan’ın evinde oturmaktaydı. Ömer Turhan mektubu okuduktan sonra bana işaret ederek dışarı çıkmamı istedi. İkimiz çarşıya doğru gittik. Mektubun içeriğinde, Dr. Şivan’ı uzun süredir yanında tutmakta olan Ömer Turhan’a sitem vardı ve bir an önce gerekli yere gönderilmesi isteniyordu. Ömer Turhan bana aynen şunları söyledi.

“Bak uzun süredir bu adamı yanımda tutuyorum. Politik olarak aşırı solcu bir ideolojiye sahiptir. Ayrıca çokta hırslı bir kişiliği var. Biz bunu güneye gönderirsek ileride başımıza bela olacak. Onun için ben göndermek istemiyorum.”

          Ben de kendisine dedim ki “ Sen Said ağabeyin mektubunu okudun, artık senin bileceğin bir şeydir.”

 Ömer Turhan bir süre düşündükten sonra Said’in ısrarlarına dayanamayarak “Bak ben bu adamı göndereceğim ama ileride göreceksiniz başımıza bela olacaktır.” Böylece Ömer Turhan Dr. Şivan’ın yanına bir rehber vererek onu güneye gönderir. Said Elçi’nin verdiği referansla beraberindeki birkaç arkadaşıyla Behdinan bölgesindeki IKDP yetkililerine ulaşırlar.

IKDP, Behdinan bölgesindeki Bamerni mıntıkasında onlara bir karargah tesis eder. Dr Şivan gençliğinin verdiği dinamizm ve enerjiyle bir taraftan güneydeki devrim kuvvetlerine doktorluk hizmetlerini sürdürürken diğer taraftan da kuzeyden etrafına önemli bir kadro biriktir. Güneye gelme hazırlıklarını yaptığı sırada kuzeydeki arkadaşlarıyla vedalaşırken kendilerine şu mesajı veriyordu. “Bakın her ne kadar Said Elçi’nin referansı ile gidiyorsak da biz başka bir şeyiz. Bundan haberiniz olsun.”(16 Mayıs 1969’da Kütahya’da öğretmenlik yapan ve şu anda hayatta olan bir arkadaşıyla vedalaşırken yukarıda belirttiğim sözleri sarf etmiştir.

Dr Şivan kısa süre içinde Behdinan bölgesindeki IKDP yöneticilerine kendini sevdirir. Çünkü doktorun arkasında kuzeyden güçlü bir lojistik destek var. Dr. Şivan’ın talep ettiği tıbbi malzeme ve benzeri gereçler yeterince karşılanmakta, bu gereçler de güneydeki devrim kuvvetlerinin ihtiyaçları için büyük önem taşımaktadır. Bu realite Şıvan’nın politik yetenekleriyle birleşince, popülaritesinin güçlenmemesi için bir neden kalmamaktadır. Bundan sonra Şivan kendince asıl amaçlarına ulaşmak için önünde bir engel görmemektedir.

TKDP’nin referansıyla politik çalışma yapmak üzere güneye giden Dr. Şivan, gizlice yeni bir partinin faaliyetleri içine girer. Ne gariptir ki bu yeni parti T-KDP yani Türkiye’de KDP ismiyle adlandırılır. Her nedense Dr. Şivan KDP isminden vazgeçememektedir. Dr. Şivan’ın güneyden gelmeden önceki gizli hazırlıkları, güneye geldikten sonraki faaliyetleri ve yeni kurduğu partinin sadece bir (“–“ ve “de”) ekiyle TKDP’den farklılık arz etmesinin politik literatürdeki tanımını ve yorumunu size bırakıyorum. Doktorun bu yaptığı biraz da karga ile güvercinin hikâyesini akla getirmektedir. Hani kış mevsiminde karga soğuktan perişan halde iken sıcak yuvasında barınan güvercine yalvarır, kendisine de azıcık ısınması için bir yer vermesini ister. Güvercin de karganın bu durumuna vicdanı razı olmaz ve kargaya ısınması için yer verir. Karga da ısınıp kendine geldikten sonra güvercini gagalayıp yuvadan kovarak güvercinin yuvasını sahiplenir, güvercini o kış soğuğunda kaderiyle baş başa bırakır. Şivan’ın bu faaliyetlerini öğrenen Said Elçi, Faki Huseyin Sağnıç ile beraber konuyu Dr Şivan’la görüşüp çözmek üzere, Doktorun Bamerni’deki karargâhına giderler. Doktor Şivan görünürde bunları iyi karşılar, oyalama taktiği ile “Siz kuzeye dönün, ben de yakında oraya geliyorum. Kuzeydeki arkadaşları da toplayıp bu konuyu kendi aramızda konuşup çözeceğiz” der. Bir süre sonra kuzeye gelen Şivan birçok çevre ile görüşür, bir takım politik faaliyetler yapar ama Said Elçi’yi görme ihtiyacını duymaz. Said Elçi bunu öğrenince, Şivan’ın yaptıklarından daha da endişelenmeye başlar. Daha yolun başında sayılırken partinin iki başlı olması, Kürt ve dünya kamuoyu nezdinde, aynı zamanda ev sahibi olması itibarıyla Barzani nezdinde de hoş karşılanmayacaktır. Said Elçi bu sorunların içinden nasıl çıkılacağı yönünde kafa yorarken, Türk silahlı kuvvetleri 12 Mart 1971’de bir muhtırayla Süleyman Demirel hükümetini görevden alır, yeni bir hükümet kurulur. Bundan sonra Kürt yurtseverlerine yönelik geniş tutuklamalar başlar. Said Elçi ve arkadaşlarının isimleri de sıkı yönetim komutanlığı tarafından ilan edilen tutuklu listesinin içindedir. Said Elçi ve bazı arkadaşları kendini ele vermez bazı parti yönetici ve üyeleri tutuklanır. Said Elçi bir süre sonra Mıhemedê Begê adlı parti üyesini de yanına alarak Nusaybin’den Suriye’ye geçer. Suriye’de Cigerxwin, Hemîdê Haci Derwêş, Kenanê Egîd gibi Kürt yurtseverlerine misafir olur. Bir süre sonra da Suriye’den Zaxo’ya geçer. Zaxoya geçmekteki amacı; Türkiye’de ağırlaşan politik ortamdan yani tutuklanmaktan kurtulmak, diğer taraftan da doktor ile aralarındaki problemi diyalog ve görüşme yoluyla demokratik bir şekilde çözmektir.

Kurdistani yurtseverliği ve demokratlığı, Kurdistan dağlarının zirvesinden akan pınar suları kadar berrak olan Said Elçi’nin karşısında ne yazık ki komplucu Stalinist bir ideoloji ile yoğrulmuş, devrime kestirmeden gitmek isteyen, bu amacına ulaşmak için de önünde hiçbir engel tanımayan biri vardı. Zaho’da Mıhemedê Begê ile beraber IKDP’nin mahalli komitesine ulaşan Said Elçi, Şivan ve arkadaşlarıyla görüşür. Buradan Dr. Şivan ile beraber Bamerni’deki karargâhına giderler. Bundan sonra Şivan, Said Elçi ve Mıhemedê Begê’yi tutuklayarak kamptan biraz uzak mesafede bulunan cephanelik binasında hapseder. O binada Tilki Selim ( Selimê Usê), Mahmut Yolbir ( Mehmûdê Hasenka) ve Hasenê  Seyro cephanelik nöbetçisi olarak bulunmaktadırlar. Mahmut Yolbir ve Selim Tilki Garzan bölgesinin en önemli aşiretlerinden biri olan Pencinar’ın Faro kolundandırlar. Hesenê Seyro ise Midyatlı olup Hevêrkan aşiretindendir. Bunlar Garzan ve Botan dağlarında yıllarca asi mahkum olarak yaşamış, birçok defa devletin kolluk kuvvetleri ile çatışmaya girmişlerdir.1968’de Siirt’in doğusunda Botan nehri vadisinde bulunan Kutmıs Köyü’ndeki çatışmaları halen halk arasında bir destan gibi anlatılmaktadır. O günü, ben de daha dönmüş gibi hatırlamaktayım.1996’da Duhok’ta bir evde tesadüfen karşılaştığım Hesenê Seyro bana olayı şöyle anlattı.

“Mahmudê Hesenka ve Hasenê Seyro köyün camisinde kıstırılmış ve binlerce asker tarafından çembere alınmıştı. Sürekli teslim ol çağrıları yapılmaktaydı. Bir ara bir üsteğmen camiye yaklaşarak Kürtçe onlara seslenir. Teslim olmaları halinde cezalarının hafifleyeceğini, zaten kurtuluşlarının da mümkün olmadığını söyler. Üsteğmenin Kürtçe konuşması bunları duygulandırır. Hesenê Seyro üsteğmene “sen Kürtçe konuştuğuna göre Kürt olmalısın” der ve memleketini sorar. Üsteğmen Erzurum’un Kürtlerinden olduğunu söyler. Hasenê Seyro “madem sen Kürtsün mermilerimizle ölmeni istemiyoruz. Onun için git iyi bir yerde saklan” der. Üsteğmen “son sözünüz bu mudur?” der. Hasenê Seyro’nun cevabı “evet, son sözümüz budur” der ve sonra şiddetli çatışma başlar. Caminin içinde kıstırılan iki kişi sayıları binlerle ifade edilen askerlerle saatlerce çatışır. Mevsim bahardır. Çatışma sürerken kara bulutların çökmesiyle göz gözü göremeyecek şiddette bir yağmur fırtınası başlar. Hasenê Seyro ve Mahmûdê Hasenka bu fırsattan faydalanarak, arkada bir astsubay iki de erin ölüsünü bırakarak yaralı bir halde çemberi yarıp kurtulurlar. Hasenê Seyro bu olayı Allah’ın kendilerine bir lütfü olarak anmaktadır.”

1970’te Garzan ve Botan bölgesinde dağlardaki asi mahkûmlara karşı yoğun askeri operasyonlar başlayınca, bu üç kişi partinin kurucusu ve yöneticisi Derwêşê Sado’nun önerisi ve Said Elçi’nin referansı ile Dr. Şivan’ın kampına gönderilirler. Şivan bunları aileleri ile beraber kabul ederek söz konusu cephanede sorumlu yapar. Ben Hasenê Seyro’yu gördüğümde Said Elçi olayını sormadan edemedim. Kendisi bu olayla ilgili bildiklerini bana şöyle anlattı.

“Olaydan kısa süre önce kişisel bir meseleden dolayı Selim Tilki ile aramda bir dargınlık oldu. Mahmud Yolbir, Selim Tilki’nin amcası olduğu için Selim’den yana tavır aldı. Bu nedenle ben onlarla küstüm. O sırada iki kişinin cephane binasına hapsedildiğini ve bunların Türk casusu olduğunu işitmiştim. Çünkü Dr. Şivan bunları hapsederken Selim ve Mahmud’a onları bu şekilde tanıtmış ve kaçmaları halinde kendilerini cezalandıracağını söylemiştir. Bir gün ben bahçeyi bellerken bu iki kişiyi çıkarıp götürdüklerini gördüm. Şivan ve arkadaşları bunları götürürken Tilki Selim’in elinde kazma kürek ile bunlarla beraber gittiğini görünce bunların öldürüleceğini anladım. Bir müddet sonra ellerindeki kazma kürekleriyle beraber geri döndüklerinde, yanlarındaki sözkonusu adamlar yoktu. O zaman onların öldürüldüğünü anladım. Olay ortaya çıktıktan sonra bu kişinin Said Elçi olduğunu öğrenince şok oldum. Eğer baştan Said Elçi olduğunu bilseydim ölümüm pahasına olsa Said Elçi’yi oradan kurtarırdım.”

70’li yaşlarda ve bir delikanlı çevikliğine sahip olan, halen Barzani’nin peşmergeliğini yapan Hasenê Seyro bu sözleri söylerken gözlerinde şimşekler çakıyordu.

1959’da 49’lar Davası’nda, İstanbul Harbiye Kışlasında Dr. Şivan’la başlayan ve 1968 Antalya Mahkemesi’nde yaptığı ateşli savunmalarda, mahkeme başkanını dahi etkileyen duruşuyla Şivan’ın “Ağabey sen bizim onurumuz ve şerefimizsin” tezahüratına mazhar olan yol arkadaşlığı, 1 Haziran1971 günü onbinlerce şehidin kanıyla sulanarak bir nebze de olsa özgürleşen Güney Kurdistan toprakları’nda yani Barzani’nin egemenlik bölgesinde, Dr Şivan tarafından bitiriliyordu.

Bu vahim sonuç, hiç şüphesiz ki son dakikaya kadar bile Said Elçi’nin aklının ucundan geçmemişti. Daha önce Zaxo’da yerleşmiş bulunan Mele Mıhemede Palu, Said Elçi’yi, Şivanı’ın yanına gitmemesi için uyarır. Hatta ona “Şivan seni öldürecek, oraya gitme” der. Said Elçi de buna gülerek “Mele Mıhemed, sen nasıl öyle bir şey düşünürsün” der.

Eshed Hoşevi’nin karargâhında bulunan Dr. Şivan ve arkadaşları ön soruşturmaları yapıldıktan sonra, Doktor Şivan, Çeko( Hikmet Buluttekin), Brûsk(Hasan Yıkılmış) tevkif edilir. Şivan’ın diğer arkadaşları serbest bırakılır. Tutuklular Gılala’daki Rayed hapishanesine gönderilirler. 15 Temmuz 1971 de başlayan tutukluluk süreci 26 Kasım 1971’de Şivan, Çeko ve Brusk’in idam edilmesiyle sonuçlandı. Olay Irak KDP’nin egemenlik bölgesinde meydana geldiği için TKDP’nin önerisiyle IKDP’nin oluşturduğu devrim mahkemesi tarafından soruşturuldu. Mahkeme sonucunda bunların işlediği suç sabit görüldüğü için idam kararı verildi ve 26 Kasım 1971’de idam edildiler.

Bu olay, Kuzey Kurdistan siyasi mücadelesi içinde 20. yüzyıl boyunca meydana gelmiş en trajedik olay olup, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan ulusal demokratik örgütlenmeler içinde meydana gelmiş siyasi komplocu temele dayanan ilk olaydır. Söz konusu olay hariç, 20. yüzyıl boyunca Kürt siyasi harekatı ve kadroları içinde komplocu-tasfiyeci yöntemlerle birbirlerini fiziki olarak yok etme anlayışı görülmemiştir. Bu da, yazımızın girişinde belirlediğimiz gibi, 1938 kırılma noktasından sonra Türk egemen devletinin ırkçı-asimilasyoncu politikalarının sonucu olarak, 1960’ların ortalarından itibaren İttihat Terakkici Kemalist, Türk sol hareketinin etkisi altında gelişen yeni Kürt jenerasyonunun, yurtsever-demokratik Kürt hareketi içindeki ilk olumsuz yansımasıdır. Bu olay Kürt Ulusal Hareketi üzerinde o kadar etkili oldu ki 37 yıl aradan geçmesine rağmen halen tartışılmakta, Kürt toplumu ve siyasal grupları üzerinde yaratığı olumsuz etkileri ve yol açtığı yanlış yöntemler halen değişik gruplar içerisinde ve değişik biçimlerde devam etmektedir.

          Bu trajik olaydan sonra, Dr. Şivan’ın arkadaşları hiç vakit kaybetmeden bir resmi politika oluşturdular ve her iki Said’in de Barzani’ler tarafından katledildiğini kitlelere yaymaya başladılar. Bu resmi politikalarını inandırıcı kılabilmek için İsrail-ABD-Türkiye denkleminde komplo teorileri geliştirmeye başladılar. Onların resmi görüşlerine göre Barzani-ABD ve Türkiye’nin dayatmalarına boyun eğerek her iki Said’i çeşitli vesilelerle ortadan kaldırmıştır. Bu resmi görüş, Kurdistan’da cepheleşmeye ve büyük tahribatlara yol açtı. O günün ideolojik perspektifi ile vicdani bir muhasebe yapıp objektif-gerçekçi bir değerlendirme yapmaları çok zordu. Çünkü her şey merkeze alınan ideolojik prensiplerle açıklanıyordu.1990’da SSCB’de Perestroyka ve Glasnost hareketleri sonucu SSCB’nin dağılmasından sonra 1991’de Medya Güneşi adlı dergide Partiya Pêşeng ê Karkerên Kurdistan (Kurdistan Öncü İşçi Partisi)’nin genel sekreteri Serhad Dicle ismiyle 23 sayfalık Perestroyka ve Glasnost değerlendirilmesi yapıldı. Bu değerlendirmenin son sayfasında Serhad Dicle, “Bu geldiğimiz noktada artık Dr. Şivan’ın Said Elçi’yi öldürmediğini iddia edemeyiz ama keşke kısasa kısas olmasaydı.” Serhad Dicle’yi ve Genel Sekreteri olduğu PPKK’yi bir anlamda Şivan’ın siyasi mirasçısı olarak değerlendirdiğimizde 20 yıl sonra da olsa böyle bir çizgiye gelmesi anlamlıydı. Çünkü 20 yıldır süren resmi politika en önemli ağızdan dumure ediliyordu.

War dergisi son yıllarda bu olayı araştıran bir dosya önüne koydu. Said Elçi ve Dr. Şivan olayını yakından bilen arkadaşlarına ulaşarak bu trajedik olayla ilgili olarak Kürt kamuoyunu aydınlatmak için çağrıda bulundu. Said Elçi’nin yakın arkadaşlarından Derwêşê Sado, Şerafettin Elçi ve Şakir Epözdemir çağrıya olumlu cevap vererek bildiklerini War dergisine yazdılar. Böylece tarihsel bir sorumluluk ve görevi yerine getirerek, bu olayın aydınlanması için önemli derecede ışık tuttular. Dr. Şivan’ın yakın arkadaşları ve olayın içyüzünü yakından bilen Soro (Nazmi Balkaş), Faki Hüseyin Sağnıç ve Ömer Çetin War dergisinin bu çağrısına “önce Said Elçi’nin arkadaşları cevap versin, ondan sonra biz de yazacağız” dediler. Said Elçi’nin arkadaşlarının yazmalarına rağmen, Şivan grubundan hiçbirinden olayla ilgili açıklama mahiyetinde bir cevap gelmedi. Bir süre sonra Soro ve Hüseyin Sağnıç bu dünyaya veda edip hakkın rahmetine kavuştular. Bu sırları da kendileriyle götürdüler. Med TV.’deki bir programda Faki Hüseyin Sağnıç’ı dinlerken doğrusu ben de şaşırmıştım. Faki Hüseyin, o dönemi anlatırken kendisini ve Doktor Şivan’ı ilerici, Said Elçi ve arkadaşlarını gerici olarak nitelendiriyordu. Oysa bütün gelişmelerde Faki Hüseyin, Said Elçi’nin yanında duruyordu. Said elçi ile Dr. Şivan’ın ilişkileri de Faki Hüseyin üzerinden yapılıyordu. Yukarıda bir bölümde anlattığım gibi, güneye Doktor Şivan’a yapılan ilk ziyareti de Faki ile Said beraber yapmışlardı. Faki Hüseyin’in Med TV.’deki konuşmasında kendisini Şivan’ın arkadaşı olarak nitelemesi, aslında o günün komplosunun bir parçasını ele veriyordu.(Faki Hüseyin Sağnıç, TKDP’nin 1968 Antalya Davası’nın tutuksuz yargılanan sanıklarından biriydi.) olayın en önemli tanığıdır.

              Bu yazıda bugüne kadar hiçbir yerde değinilmeyen bir ayrıntıyı da aydınlatmak istiyorum. Jir kod isimli Kemal Kaçmaz, Musa Anter’in referansıyla Dr. Şivan’ın kampına gönderilir. Kampta arşiv bölümünde görevlendirilir. Aynı zamanda bu kişi Musa Anter’in yakın akrabasıdır. Olaydan sonra kamp dağılır, kamptakiler bir şekilde Türkiye’ye dönerler. Jir kod isimli Kemal Kaçmaz, Diyarbakır’daki sıkıyönetim mahkemesine gelir. O dönem Dr. Şivan’ın kampında bulunan ve Diyarbakır sıkıyönetim mahkemesince tutuklanan kadrolar üzerinde mahkeme nezdinde tek tek ifade verir. Böylece bunun oraya sızmış bir MİT ajanı olduğu ortaya çıkar. Her nedense Şivan’ın eski arkadaşları yazdıkları yazılarda CIA-MİT-MOSSAD  ve Barzani eksenli o kadar komplo teorisi ve senaryo üretirken, Jir konusunda bir tek kelime yazmamaktadırlar. Doğrusu bu da düşündürücüdür. Son yıllarda Jir, Med TV.’deki bir programa farklı bir isimle katılmış olup, o dönem Jir ile beraber Şivan’ın kampında bulunan kişiler tarafından teşhis edilmiştir. Jir’in Avrupa’daki PKK kurumları içinde önemli bir mevkide olduğu Kürt siyasi gözlemcileri tarafından iddia edilmektedir.

 

SAID ELÇI-DR. ŞIVAN OLAYININ KURDISTAN YURTSEVER DEMOKRATIK

HAREKETI ÜZERINDEKI OLUMSUZ ETKILERI VE ÇIKARILMASI GEREKEN DERSLER

 

              Olayın sağlıklı değerlendirilebilmesi için o günün politik konjonktürünün iyi bir analizini yapmak gerekir. II. dünya Savaşı’ndan zaferle çıkan SSCB(müttefikleri ABD ve İngiltere ile beraber) başta Doğu Avrupa olmak üzere siyasi nüfuzunu dünyanın bir çok yerinde geliştirmiş ve ABD ile her alanda rekabet edebilecek bir konuma gelmişti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, dünya adeta bu iki süper devlet arasında Doğu Bloğu (SSCB ve müttefikleri) ve Batı Bloğu (ABD ve müttefikleri) olmak üzere ikiye bölünmüştü. 1949’da Mao’nun önderliğindeki Çin Komünist Partisi de devrimi gerçekleştirince, Asya’nın doğusundaki bu dev ülke de Marksistlerin egemenliğine girmiştir. 1960’ların başlarından itibaren bir taraftan Vietnam savaşı, diğer taraftan Latin Amerika’da Che Guavera, Fidel Castro önderliğinde gelişen silahlı gerilla mücadelesi, Afrika‘nın birçok ülkesindeki diğer ulusal kurtuluş mücadeleri, Avrupa’daki 68 gençlik hareketleri, Ortadoğu’da FKÖ( Filistin Kurtuluş Örgütü)nün sürdürdüğü mücadele sosyalizmin lehinde(lehinde mi aleyhinde mi) güçlü bir rüzgar estirmekte ve bu rüzgar Kürt gençliğini ve aydınlarını da doğrudan etkilemekteydi.1960’ların ortalarında itibaren ortaya çıkmaya başlayan solcu Kürt jenerasyonu, bu büyük rüzgardan ivme kazanmaktadır. 1975 yılında Barzani önderliğinde uzun erimli savaşlardan sonra elde edilen kazanımların yenilgiye uğraması, yurtsever demokratik Kürt milli hareketinde bir kırılma noktası daha oluşturmuş, solcu Kürt jenerasyonun eli bundan sonra daha da güçlenmiştir. Barzani, Said Elçi misyonu yani ulusalcı çizgi adeta günah keçisi haline getirilmiştir. 26 Mayıs 1976 Devrim Hareketi ile peşmergelerin Irak Baas yönetimine karşı başlattığı amansız bir mücadele sürdürmesine rağmen, ülkemizin güney parçasındaki bu mücadele görmezden gelinmiştir. SSCB’nin müttefiki olan Saddam Hüseyin, Sovyetlere ait MİG-21 uçakları ile güney Kurdistan halkını Napalm bombaları ile vahşice katlederken bu ucube solcu jenerasyon parça-bütün safsataları ile olayı değerlendirerek Barzani karşıtı bir tutum içine girebilmişlerdir. Böylece Kuzey Kurdistan’da Vietnam, Filistin ve Latin Amerika devrimlerine büyük bir hayranlık edebiyatı ve kültürü gelişmiştir. Dört odalı evimizin bir odasındaki çok önemli gelişmelere karşı kör ve sağır bir tavır takınılmıştır.

Said Elçi’nin ölümünden sonra biri 1973’te, diğeri de 1975’te olmak üzere TKDP iki kongresi yapılmış, bu kongreler sonucu önemli mesafeler kaydedilmiştir. Ne var ki Barzani Hareketi’nin 1975’teki yenilgisi TKDP’yi de olumsuz etkilemiş, yukarıda izah ettiğimiz politik konjonktürün de etkisiyle sosyalizm rüzgârı TKDP kadrolarını da cezp ederek, kendi çekim alanına almıştır. TKDP’nin içinde 1975 Kongresi’nde boy vermeye başlayan iç çekişme, 1977 Gongresi’ne gelindiğinde doruğa ulaşmıştır. Kendilerini sosyalist devrimci olarak tanımlayan grup; Said Elçi, Faik Bucak jenerasyonunu partiden tasfiyeye yönelmiştir. TKDP’nin isminin artık gericiliği ve ilkelliği çağrıştırdığı gerekçesiyle kullanmamayı öngörüp, 1977 Kongresi’nde Kurdistan Ulusal Kurtuluşçuları(KUK) ismiyle politik arenaya çıkmaya başlamışlardır. Bu tasfiye anlayışları bununla da kalmayarak TKDP’nin lider bazı kadrolarına silahlı suikast düzenlemişlerdir. Bu suikastların sonucunda Silopi’de Ramazanê Haşim ve oğlu Sadun öldürülmüştür. Doktor Siraç Bilgin de Diyarbakır’da şehir merkezinde silahlı saldırıya uğramış, vücudunun değişik yerlerine dört kurşun isabet etmesine rağmen olaydan yaralı olarak kurtulmuştur. Böylelikle 20. yüzyılın başından beri Kürt siyasal örgütlenmeleri içinde bir ilk olan Dr. Şivan’ın Said Elçi’yi öldürmesi, kötü bir gelenek olarak KUK’çulara da sirayet etmiştir.

              Bu dönemdeki önemli siyasi cinayetlerden biri de, DENGÊ KAWA örgütünün lideri Ferit Uzun’un öldürülmesi olayıdır. Bu olay 22 Kasım 1978 günü meydana gelmiş, ancak yıllar sonra bu suikastın de PKK tarafından yapıldığı ortaya çıkmıştır. Kısacası 1971’de Said Elçi’nin öldürülmesi ile başlayan ve tıpatıp İttihat-Terakki geleneğini andıran bu darbeci tasfiyeci anlayış sonucu öldürülen Kürt yurtseverlerinin sayısı12 Eylül 1980’e gelindiğinde, yüzlerle ifade edilen bir sayıya ulaşmıştır. 1977 KUK Kongresi’nden sonra Faik Bucak, Said Elçi jenerasyonunun temsilcileri TKDP’yi yeniden toparlamaya çalışmışlardır. Ancak 12 Eylül 1980 Faşist  Askeri darbesi, tüm örgütlerin olduğu gibi TKDP’nin de önünü keserek yönetici ve üyelerini kapsayan büyük bir operasyonla faşist rejimin işkencehanelerinden geçirilmişlerdir.1984 ve 1985’te ayrı ayrı iki operasyonla yine geniş tutuklamalar yapılmıştır.1988’de yeniden toparlanmaya gidilmiş, bu toparlanma 1991’de yapılan 4. Kongre ile sonuçlanmıştır.

TKDP’nin 4. Kongresi SSCB’nin yıkıldığı, dünyada yeni dengelerin oluştuğu iki kutuplu bir dünyadan tek kutuplu bir dünyaya geçildiği stratejik bir döneme rastlar. I. Körfez Savaşı sonuçlanmış, ABD’nin önderliğindeki koalisyon güçlerinin müdahalesi ile Irak Baas yönetiminin kolu kanadı kırılmıştır. Uzun erimli bir gerilla mücadelesi deneyimi olan IKDP, YNK ve diğer güneyli Kürt örgütlerin 1987’de oluşturdukları Kurdistani Cephe’nin müdahalesi ile Güney Kurdistan’ın büyük bölümü işgalci Arap BAAS rejiminden kurtarılmış ve söz konusu bölgeler Federe Kurdistan Hükümeti yönetimine geçmiştir.

Bu yeni konjonktür bütün Kürt örgütlerini derinden etkilemektedir. Bu gelişmelerin sonucunda ALA RIZGARÎ platformu, RIZGARİ’den ayrılan bir grup ve BERGEH’nin oluşturduğu SÊQOLÎ platformu ile TKDP arasında birlik görüşmeleri başlar. 1992’de yapılan bir kongreyle birlik sağlanır. Ancak bir süre sonra başlayan görüş ayrılıkları kısır döngü ve iç çekişmeleri beraberinde getirir. 1991’den itibaren oluşan yeni konjonktürün altın tepsi üzerinde sunduğu fırsatlar değerlendirilemez. Daha sonra PDK-BAKUR olarak ismini değiştiren ve faaliyetlerine devam etmeye çalışan bu parti, halen kısır döngü ve iç çekişmelerle bu tarihsel süreci heba etmektedir.

            Dr. Şivan’ın siyasi mirasçılarına gelince, onların da süreç içindeki konumları TKDP’den pek farklı olmamıştır. Şivan’ın ölümünden sonra PKK isimli illegal bir örgüt kurmuşlar, legalitede de DDKD (Devrimci Demokratik Kültür Derneği)çatısı altında Kurdistan’ın birçok il ve ilçesinde örgütlenmişler. Bu örgütlenmelerle gençlik ve bürokrasi içinde önemli mevziler elde etmişlerdir. Ne var ki Abdullah Öcalan 1978’de Fis köyünde gerçekleştirdiği kongreden sonra kendi PKK’sini ilan edince, Şivancıların daha önce oluşturdukları fakat kamuoyunca pek bilinmeyen PKK ile Apo’nun PKK’si arasında sıkıntı başlar. Bundan sonra Şivancılar, kendi partilerinin ismini PPKK olarak değiştirirler.12 Eylül öncesi ve sonrası tüm olumsuzluklardan onlarda nasiplerini alır. Süreç içinde çeşitli evrelerden geçerek istenilen istikrarı onlar da bir türlü sağlayamamıştır.

Bugün geldikleri nokta, TKDP’nin devamı olan PDK-Bakur’dan pek farklı bir konum değildir.

Bütün bu sıkıntıları ve olumsuzlukları aşmanın yolu, son otuz kırk yılda siyasi motivasyonumuzu dumura uğratan komplocu-tasfiyeci anlayış ve kültürü reddetmekten geçer. Gelinen aşamada, Kürtlerin birbirine tahammül eden çoğulcu, demokratik bir anlayışa herkesten çok ihtiyacı vardır. Ancak böyle bir kültür ve anlayışla önümüzdeki engeller aşılabilir.

                                                                                Mehmet KONUK   23 Temmuz 08/Amed